Direniş Bitmedi Alper TAŞ Röportajı

alpertaşGezi Parkı eylemleri yaklaşık 2 ay boyunca ülke gündeminde ilk sıralarda yer aldı. Ağaçları korumakla başlayan eylemler büyüdü, 80 ilde halk sokaklara döküldü. Halka polislerin sert müdahalesi, iktidarın sert açıklamaları olayları sakinleştireceğine iyice gerdi. Bu sürede açıklanan rakamlara göre 1’i polis 6 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Polisin Gezi Parkı’na girmesiyle direniş parklara indi. Birçok parkta forumlar yapılmaya devam ediliyor. Biz de dünya tarihine şimdiden geçen Gezi Parkı eylemlerini başından itibaren içinde yer alan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanı Alper Taş ile konuştuk.

Başbakanlığın Gezi’ye Devredilmesi Gerekiyor

Ercan KÜÇÜK (EK) : Yaklaşık 2 aydır Gezi Parkı olayları ülke gündeminde ilk sıradaki yerini koruyor. Öncelikle sizin Gezi Parkı olaylarıyla ilgili değerlendirmelerinizi alalım.

Alper Taş (AT) : Gezi Parkı Türkiye siyasetini derinden etkiledi, sarstı. Türkiye’nin gündemini belirlediği gibi Başbakan Erdoğan’ın da gündemini belirliyor. Başbakanlığın ölçütünün gündem belirlemekten geçtiğini iddia eden Başbakan Erdoğan Gezi’nin esiri olmuş, Gezi’nin peşine takılmış vaziyette. Başbakanlık gündem belirlemekse başbakanlığın Gezi’ye devredilmesi gerekmektedir. Gezi meselesi basitçe yeşile sahip çıkma meselesi değil. Olayın patlak verişi Gezi’ye dönük betonlaştırma politikasına karşı tepkinin, tepkiyi örgütleyenlerin de tahmin edemeyeceği düzeyde toplumsal isyana dönüşmesi olayıdır. Bir dizi öfke kendine orada alan buldu. Daha doğrusu AKP’nin yeni inşa ettiği rejimin biriktirdiği 11 yıllık öfkeye karşı Gezi’de ortaya çıkan direniş bir kanal oldu. Birikmiş olan toplumsal muhalefet düzeyindeki tepkiler, daha önce parça parça arada bir yükselen hareketler birden Gezi’de polisin de şiddetiyle tepki noktasında AKP rejiminin 11 yıllık baskısına, muhafazakar zihniyetine karşı bir isyana dönüştü. İsyanı tanımlarsak özgürlük ve onur isyanı. AKP rejiminin 3 karakteristik özelliği var. Muhafazakar dünya görüşü, otoriter bir sistem anlayışı, emperyalizmle taşeronluğa dayalı yaklaşımı ve neoliberal çizgisi. Gezi’de patlayan isyanın temel özelliği öncelikli olarak AKP rejiminin bu saldırıları ve yeni bir toplum yaratma konusunda ortaya koyduğu odaklardan otoriter ve muhafazakar yanına dönük bir karşı duruş oldu. İspanya’da, ABD’de Newyork’ta gördüğümüz “İşgal Et” eylemlerinde olduğu gibi ekonomik adaletsizlik, eşitsizliğe karşı değil de AKP’nin toplumun yaşam alanlarını daraltma, toplumu biçimlendirme, dizayn etme, baskıcı, otoriter bir tek adam, bir sivil diktatörlük girişimlerine karşı bir ‘artık yeter’ çizgisinin son derece devrimci, son derece mizahi olarak ortaya çıkışıdır. Bu çıkışı da kimse öngöremedi. Kimsenin hazırlıklı olduğunu da söylememiz mümkün değil. Ama toplumsal hareketler böyledir. Ne zaman, nasıl birden gelişir kestirmekte mümkün değildir.

EK : Mizah yönü ağır basıyor dediniz. Siz de hedef kitlesi daha çok gençlerden oluşan bir partisiniz. Gençlik sürekli apolitik deniyordu. Ama öyle olmadığını gördük. Bunu siyasi partiler neden zamanında göremedi? Yoksa bu gençler kendilerini mi sakladılar?

AT : Bu kavramlar etrafında ne derece tartışabiliriz? Apolitik politiklik meselesi. Şimdi gençlerde ortaya çıkan bir duyarlılık var ama bu tartışma daha çok solda tartışılan politiklik meselesi, daha çok örgütlü siyaset manasında konuşuluyor. İnsanların siyaseti örgütlü yapabilmesi konusunda bir politikleşmeden bahsediyoruz. Toplumda bir politikleşmeden bahsediyoruz. Toplumda bir apolitikleşme söz konusu olmaz. Çünkü toplumun kendi doğal yaşamı da zaten siyaseti içerir. Doğal olarak hayatın kendisi siyaset içerir. Burada ortaya çıkan nokta bunun örgütlü ve kendini dışarıya vurabilme zemini manasında toplumda bir atıllık hareketsizlik vardı. 12 Eylül’ün ölü toprağının atılamaması gibi bir tablo vardı. Ama bu son dönemlerde zaten değişiyordu. Gezide birden ortaya çıkan bir olgu değil. 2 yıldır üniversite gençliğinde ortaya çıkan bir direniş var. Liseli gençlikte, işli, işsiz gençlerde bir politikleşme düzeyi var. AKP’nin saldırıları bir politikleşme ortamı yaratıyor. Gelecek kaygısı özellikle gençlerde ortaya çıkıyor. O liberal muhafazakar zihniyet gençlerde ‘geleceğimiz ne olacak?’ sorusunu sorguluyor. Geleceksizlik korkusu ortaya çıkıyor. Geleceksizliğe karşı geleceğini arama ekseninde gençlikte bir hareketlenme vardı zaten. Benim üniversitede olduğum 1985-91 kuşağı çok politikti. Ama arka planında 12 Eylül’ün yarattığı politik dalganın devamı vardı. Sonra gençlik hareketi 96’ya kadar kendisini öğrenci koordinasyonu adı altında -devam ettirdi. Ama 2010 referandumundan sonra AKP’nin otoriter, baskıcı eğilimlerinin kendisine ait yaşam tarzını dayatması, yeni bir toplum yeni bir gençlik şekillendirme anlayışı, dindar gençlik tartışmaları vs. Bunların hepsi gençlikteki politikleşme düzeyini arttırdı. Gençlikte de geleceğine ve baskıcı otoriter eğilimlere karşı çıkış, yavaş yavaş serpiştirildi. Ve Gezi’den dışarıya baktığımızda AKP rejimine karşı Türkiye’nin batı yakasında önemli bir muhalefet değişik kesimlerle buluştu ve bir sıçrama yarattı.

Direniş Bitmedi

EK : Direniş forumlara geçti. 2 tartışma var. 1. si direniş forumlarla beraber bitti. 2.si direnişin forumlarla şekil değiştirip farklı boyutlara taşındığı yönünde. Siz ne düşünüyorsunuz?

AT : Direniş bitmedi. Direniş kendini farklı biçimlerde üretmeye, gelişmeye, sürdürmeye çalışıyor. Düz bir çizgide direniş olmaz zaten. Hergün polisle birebir cepheden mücadele etme üzerine odaklanan bir direniş çok doğru değil. Bu direnişin bir yönüdür sadece. Zaman zaman ortaya çıkar söner. Direniş aynı zamanda yeni bir kuruculuk vasfı da içerir. Hayatın her alanına dönük bir şeydir. Direniş, sadece polise kitlesel karşı koyuşlar olarak ele almak basitçe bir şeye karşı kendini savunmak değil oluşturulmak istediğin değerleri toplumun bütün kesimlerine taşıma, o ruhu yayabilme manasına gelir aynı zamanda. Buradan baktığımda 31 Mayısta ayağa kalkan 1 Haziran da Gezi’yi kazanan, 15 Haziran’da parkın polis tarafından işgaliyle bir müddet daha devam eden çatışmalı düzlemden bir nefes alma sürecine doğru direniş kendini ortaya çıkardı. Direnişin birleşenlerinin de niteliklerine özgü bir şey bu. Direnişe daha çok kitlesel destek veren toplumun daha merkezlerinde oturan, eğitimli kültürlü kesimleri, kamu çalışanları, öğrenciler Türkiye’nin geleceğinden şüphe eden insanların tatile gitmeleri, öğrencilerin ailelerine gitmelerinin de etkisi var. Direnişi bundan dolayı aynı düzeyde sürdürmen mümkün olmadığı objektif olarak doğru ama meseleyi de oraya hapsetmemek lazım. Direniş olgusu daha geniş bir olgudur. Özellikle 1-15 Haziran arasında Taksim’de buluşmuş olan ‘komün’ önemli bir direniştir. Başka bir hayatın başka değerlerin olduğunu Nazım’ın dediği gibi “Ne devlet ne para, insanın emrinde bir dünya”. O yaşamı ortaya koyma manasında da Gezi önemli bir direniştir. Sadece karşı koyma değil onun karşısında başka değerler koyma anlamında da. Parklar da olan nedir? Bugünkü sahte demokrasiye karşı biçimsel demokrasiye karşı gerçek bir demokrasinin ipuçlarını görüyoruz. Direniş kendisini siyasal temsil yönüyle de anlamlandırmaya çalışıyor. Mevcut siyasi temsil ilişkisinin reddiyesine dayalı olarak parklarda başka bir demokrasiye , başka bir siyasete işaret ediliyor. Doğrudan eylem ve doğrudan demokrasiye işaret eden, doğrudan eylem çizgisinin karşılığı olarak doğrudan demokrasiye işaret eden kesintisiz şekilde değişik biçimlerde sürüyor.

BDP’nin Süreci Okuması Yanlış

EK : BDP’nin tavrını konuşalım istiyorum biraz da. Sırrı Süreyya Önder Gezi Parkı direnişinin başından itibaren oradaydı. Daha sonra Selahattin Demirtaş ve bazı BDP’li yönetciler “ulusalcılara, faşistlerle yan yana gelmeyiz” dediler. BDP’li yöneticiler eleştiriyor ama BDP’liler de vardı parkta. Siz de olayların başından itibaren Gezi’deydiniz. Sizce çelişki yok mu?

AT : Sırrı Süreyya Önder Kürt ulusal hareketinin milletvekili olarak mecliste ama sosyalist bir gelenekten gelen bir isim. İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya’nın Gezi Parkı’nda ortaya çıkan saldırı karşısında pozisyon alması onun tabiatı gereğidir. Bulunduğu yerin vekili olması hem de sosyalist kimliği taşıması itibariyle böylke bir refleks geliştirmesi çok doğru ve anlaşılır. BDP’nin bu süreci algılaması eksik, yanlış, okuması yanlış. AKP’yle müzakere süreci içerisindeler. AKP’yle barış yapmak istiyorlar. Barş yapacakları gücün zayıflamasını müzakere sürecinin bitişi anlamına geleceğini ve AKP gittiğinde yerine milliyetçi bir iktidar gelebileceği kaygısıyla müzakere sürecini yürüttükleri bir gücün zayıflamasını kendi süreçlerini de tavsiye edeceğini düşünerek hareket ettiler. 2.si Tekel Direnişinde de yaşadık. Kürt hareketi doğal olarak kendi gündemini çok daha esaslı gördüğü için diğer gündemler konusunda biraz şaşkın kalıyor. Biranda kendileri açısından gündem olan Kürt sorununu biraz daha geri plana çeken gündemler konusunda yanlış pozisyon alabiliyor. Ama sonra bunu düzeltti tabi. Başlangıçtaki pozisyonlarından vazgeçtiler. Abdullah Öcalan’ın “Gezi’yi selamlıyorum” açıklamasından sonra Gezi’yi anlamaya dönük bir yaklaşım içerisine girdiler. Başlangıçta aldıklar pozisyon onların geri durmasını sağladı. Sebahat Tunceli Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel gibi , Sırrı Süreyya gibi özellikle İstanbul milletvekilleri ve sosyalist gelenekten gelen isimler direnişin değişik düzlemlerde içinde yer aldılar. Direnişin gelişmesi, toplumsallaşmasına bir hayli emek verdiler. Bunu da not etmek gerekiyor. Kürt hareketi açısından tam da Türkiyelileşme, Kürt barışının Türkiye toplumuna anlatılması açısından önemli bir fırsatı iyi değerlendiremediklerini söylemek gerekiyor. Bu konuda ortaya çıkan bir takım ithamlara karşı da en güzel yanıt Lice’de polis jandarma saldırısı sonunda Medeni Yıldırım’ın vefatı sonrasında parklarda Lice’deki saldırıyı protesto eden DirenLice eylemleri. Aslında gerçek bir barışın da nasıl sağlanabileceğini gözler önüne serdi. Bu açıdan da önemli bir deneyim oldu. Gerçek toplumsal bir barışın nereden geçeceğini ortaya koydu. Kürt siyasi hareketi bunu öngöremedi. Sonra bu tutumunu değiştirdi ama işte bu sürecin Türkiye toplumuyla daha barışık bir siyasal düzlem yakalama fırsatını kullanamadı.

EK : Açılım sürecine AKP ve BDP’den dolayı kuşkuyla bakanlar var. Sizce Gezi Parkı süreci ulusalcı ve milliyetçi kesimleri de rahatsız etmeden açılım sürecine karşı bir alternatif model olabilir mi?
AT : Bunu sağladı zaten. Türklerle Kürtler iç içe AKP rejimine karşı yan yana durup birbirlerinin hassasiyetlerini anlayabilmek konusunda önemli bir pratik oldu. Birbirlerini tanıdı. 15 günlük süre öncesi ve sonrasıyla bir tarafta ulusalcı gelenekten gelen milliyetçi hassasiyeti olan kesimlerle Kürt siyasi hareketi, sosyalist yapılar bir çok kışkırtmaya rağmen oradaki mevcut tabloyu koruyabildiler. Diyalog kurabildiler. Bu manada olumlu. AKP rejimine karşı olmak tek başına yetmez. Onun karşısına ne koyacaksınız? Burada farklılaşıyoruz. Bir şeye karşı olmak noktasında yan yana gelmeyi de fazla abartmamak lazım. Neyi nasıl kuracağımız da önemlidir. AKP rejimine karşı Kürt halkının demokratik taleplerini de içeren eşitlikçi, özgürlükçü bir eksende Türkiye’yi kuracağız. Kürt halkının en demokratik taleplerini bölücülük olarak görüp bunun karşısında durarak bir Türkiye mi kuracağız? Bunlar temel meselelerdir. O yüzden Gezi de AKP rejimine karşı yanyanalık var ama AKP rejimine karşı Türkiye’yi yeniden kuralım dediğimizde bu Türkiye’yi hangi değerler, başlıklar ve eksende kuracağımız konusundaki farklılıklar devam ediyor. Bu çoğulculuk iyi ama çoğulculuğun barındırdığı bir takım çelişkiler de var. Bu gezi direnişinin yarattığı dersler de var. Biliyorsunuz AKP rejimi kurduğunda bu değişim sloganını silah gibi kullandı. Eski rejim çürümüştü, her tarafıyla dökülmüştü. Değişim kavramını ele aldı. Halkta bıktığı için rejim karşısındaki her değişimi alkışladı. Soldan liberal kesimler de değişimin içeriğini sorgulamadan sanki heryeni olan iyidir diye bir değişimcilik hayranlığı yaratıldı ve AKP rejiminin özellikle 2010 referandumuyla daha da pekiştirmesinde bu çizginin büyük katkısı oldu. Gezi Direnişi bu kesimlere bir ders verdi. AKP rejiminin gerçek yüzünü ortaya koydu. AKP’nin yanında durarak ehvenişer mantığıyla AKP’nin değişimciliğini Türkiye’yi demokratikleşeceği yanımsamasına dayalı bir siyaset felsefesinin bittiğini ilan etti ve bunun bittiğini bu çizgideki birçok insan da net gördü. Bu manada o çizgideki insanlara önemli bir derstir. Diğer manada ulusalcı milliyetçilere de karşı bir derstir. AKP rejimine karşı mücadelenin eski rejimi savunarak yürütülemeyeceği özellikle ordu-bürokrasi güçlerine dayanarak AKP’ye karşı bir mücadelenin AKP’yi daha da güçlendireceğini ortaya koydu. AKP’ye karşı halkın kendi özgücüne dayalı eşitlikçi özgürlükçü eksende bir çizginin AKP rejimini gerileteceğini ortaya koydu. O yüzden AKP sarsılmış vaziyette. Şimdi daha önce kendisine yönelik muhalefet girişimlerini bastırdığı zemininin meşruluğunu bulamıyor. Bu noktada giderek çıldırmış, şaşırmış, ne diyeceğini bilemez vaziyette. Gündeme müdahale edemez vaziyette. Bunun nedeni Gezi direnişinin halkın kendi bağımsız eylemine, gücüne, sözüne dayanması, daha önceki yanlış muhalefet tarzlarından bir kopuşu ifade etmesi.

Seçim İttifakları

EK : Türkiye’yi yeniden kuralım dedinizç. Bu slogan etrafından konuştuğumuzda solda birlik, muhalefetteki partiler bir araya gelmek istese, CHP dese ki ÖDP’den TKP’den, TMMOB’dan, Gezi Parkı direnişinin birleşenlerinden ortak bir iktidar kurmak istiyoruz. ÖDP’ye gelse 5-10 milletvekili sizden istiyoruz aday gösterin, birlikte halk iktidarı kuralım dese ÖDP’nin tavrı ne olur?

AT : Seçim ittifakları tartışılır. İttifak yapılmaz diye bir kaide yok. Ama mesele bizim açımızdan meclise girme meselesi değil. Meclis elbetteki bunun zeminidir. Ama Gezi pratiğindeki gibi aşağıdan yukarıya halkın doğrudan eyleminin sözünün içerisinden olabilecek bir şeydir. Yukarıdan aşağıya tek başına meclis düzleminde olacak bir siyasal faaliyet değildir. O yüzden biz meclise basitçe girme basitçe bir temsil ilişkisinden öte nasıl bir Türkiye kuracağız bunun politikasında asgari düzeylerde anlaşmak lazım. Elbetteki biz sosyalizmi savunan bir partiyiz. Ama bir seçim ittifakı sosyalizm programı etrafında elbette olmaz. Ama asgari olarak AKP rejiminin karşısında nasıl bir rejim kuracağımızı enazından bizim açımızdan geçissel mahiyete sahip konularda nasıl bir rejim üzerinde yan yana geleceğimiz önemlidir. Temsilden daha çok politika esastır. Bunu daha somut konuşalım önümüzde yerel seçimler var. Gezi aynı zamanda bir yerel yönetim anlayışına da itirazdır. Yerel seçimlere sol hangi ilkelerden bakacaktır? Bizim önceliğimiz buradadır. Sonra bu program oluştuduktan sonra bu programın ortak adaylarını konucacağız. Bu ortak adayın hangi partiden gireceğini de konuşabiliriz. Ama öncelikli olarak AKP’nin kent tarihine karşı biz nasıl bir kent oraya koyacağız? CHP’li de AKP’li gibi kente rant gözüyle bakacaksa, bir AKP zihniyetiyle bir CHP’linin belediye başkanı olması arasında fark olmaz. Katılımcı bir siyasetin parçası yapmayacaksa bizim açımızdan esasta bir değişiklik olmaz.

Mısır Halkının Devrimini Çaldılar

EK : Mısır’da yaşananları konuşalım. Mısır’da ordu müdahalede bulundu. Sizce devrim midir? Darbe midir? Halk devrime koşarken ordunun bunun önünü kesmesi midir?

AT : Biz bunu devrimin çalınması olarak değerlendiriyoruz. Ordu Mısır halkının devrimini çaldı yozlaştırdı. Toplumsal uyanışa zarar verdi. Kısa orta vadede belki Müslüman Kardeşler Hareketini zayıflattı ama uzun vadede kazanan gene onlar olabilir. Çünkü bu yanlış muhalefet tarzıdır. Türkiye’de de orduya dayalı olarak AKP rejimini geriletme stratejisinin yanlışlığını yaşayarak gördük. Bu tür muhafazakar neoliberal ılımlı İslamcı siyasetlerin panzehiri halkın kendi sözüdür. Mısır devrimi Mübarek’e karşı başladı. Müslüman Kardeşler o dönem önce tereddütlü durdular sonra dahil oldular. Sonra orduyla anlaştılar bu sefer Mısır devrimi ordunun otoritesine karşı mücadele etti. Müslüman Kardeşler orduyla ittifak yaparak iktidar oldu. Anayasayı düşük bir katılımla geçirdi. Bu kez de halk Mursi’ye karşı ayağa kalktı. Mısır devrimi bugün darbeye karşı yürünerek ilerleyebilir.

EK : Kürt ulusal kongresi ön toplantısı yapıldı. 4 ayrı ülkeden Kürt temsilciler katıldı. Bu toplantıda Kürtler’in talepleri demokratik talepler midir? Yoksa birileri bu talepleri BOP kapsamında Kürdistan kurmaya doğru mu sürüklemeye çalışıyor?

AT : Ortadoğu’nun gerçekliği içinde ulusal kimliğe sahip olup ulusal devleti olmayan 2 halk var; Kürtler ve Filistinliler. Kürtler’in geri bıraktırılması baskıcı otoriter rejimler içerisinden ezilmesi özgürlüğünün elinden alınması emperyalizmin bir ürünüdür. Kürtler geç kalmış milliyetçilik diyebileceğimiz bir dönemi yaşıyorlar. Doğal olarak Ortadoğu’nun en kadim halklarından olduklarından hareketle eşit özgür yaşamak istiyorlar. Bunu da bağımsız bir Kürdistan etrafında yapmak istemiyorlar. Yaşadıkları ülkelerde o ülkelerin rejimlerinin demokratikleşerek o ülkenin demokratik bir parçası olmak istiyorlar. Kürtler yaşadıkları ülkelerde statü istiyorlar. Bu ayrılma manasına da gelmiyor. Talepler bizce demokratik taleplerdir. Kürtler de Ortadoğu’nun önemli demokrasi güçlerinden biridir. Kürtler’in eşit ve özgür yaşaması ortadoğuyu demokratikleştirir. Bunu görmek lazım. özellikle Türkiye’deki Kürt hareketi ve bugün Suriye’de ortaya çıkan Kürt hareketinin Kuzey Irak’taki Kürt hareketinden daha ilerici daha devrimci değerlere sahip olduğu da ortadadır. Türkiye ve Suriye’deki Kürt hareketi K.Irak’taki gibi feodal niteliklere sahip değil, emperyalizmle içli dışlı bir önderliğe sahip değil. Daha modern, daha laik, daha ilericidir. Hakların Demokratik Birliğinin sağlanması sermayenin değil emeğin egemen olduğu bir Ortadoğu’nun barışçıl, bir arada yaşamın olduğu bir Ortadoğu coğrafyası istiyoruz.

EK : Türkiye PKK ile bir diyalog başlattı. Abdullah Öcalan ile de görüşmeler sürüyor. Ama doğuda PKK’nın YDG-H unsurları asayiş timleri oluşturuyor. Bu batıda çok tepki çekiyor. Sizce PKK yaramaz çocuğu mu oynuyor?

AT : Bu süreçlerde bir takım hesaplı kitaplı olmayan noktalar ortaya çıkabiliyor. PKK’nın Öcalan ağzıyla söylediği şey önemlidir. Artık silahlı mücadele bitti dedi. Bunu önümüzdeki dönem göreceğiz. Silahlı mücadelenin Kürt hareketi açısından ortadan kalktığını söylüyor ve demokratik mücadeleye önem vereceklerini söylüyor. Demokratik mücadelenin nasıl şekilleneceği önemli. Ama Kürtler’in bir talebi var. Biz Türklerle beraber yaşamak istiyoruz ama kendi bölgemizde bir özerklik istiyoruz. Kendi bulunduğumuz yerde daha fazla söz yetki hakkına sahip olmak istiyoruz. Bu da bir demokrasi gereğidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi manasında da gerekiyor. Kürtler silahlı mücadeleyi bıraksın diyoruz ama bunu demek Kürtler mücadeleden vazgeçsin demokratik haklarını aramasın demek değil. AKP’nin iradesine bırakılsın demek değil. Bir mücadele süreci bunun içinde gerekli. Çünkü AKP bunu bahşedemez. Bu yine mücadeleyle olur. Bu mücadelenin artık silahla değil de pratik bir mücadele olarak gelişmesi hepimizin hayrınadır. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Kürtler’e teslim olun çizgisi önermek değildir. Bundan sonra silahlı mücadele Türkiye toplumunu Türk-Kürt diye çatıştırabileceği bir dinamiği üretiyor. Bundan devrimci ve ilerici bir sonuç çıkmaz. Şimdi yapılması gereken demokratik mücadele alanlarını geliştirip güçlendirmektir. Mesela %10 seçim barajının kaldırılmaması Kürt hareketine silahlı mücadele alanının göstermektir. Hem silahınızı bırakın fikrinizi söyleyin diye başbakan beyanatlarda bulunuyor hem de %10 seçim barajı duruyor. Bunlar çok çelişkili şeyler. İnandırıcı ve samimi şeyler değil.

Antikapitalist Müslümanlar

EK : Gezi Parkı’nda ortaya çıkan bir grup daha vardı. Antikapitalist Müslümanlar. Sosyalistler İslamcı kesimle kopuktu. Antikapitalist Müslümanlarla solcular yine kolkola yürümeye başladı.

AT : Türkiye sosyalist hareketi karşısında kapitalizmi sorgulayan, soldan İslam okuması yapmaya çalışan hareketlerle yeni yeni karşılaşmaya başladı. Antikapitalist Müslümanlar gibi bir hareketin kapitalizmi sorgulaması, İslam’ın sağdan egemen yorumuna karşı soldan okumayı öne alması Gezi direnişinde önemli bir parça olması bu direnişi sahiplenmesi olumlu bir gelişmedir. Onların varlığı aslında başbakanın geçmişte Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta denenmiş olan dini duygular üstünde toplumun bir kesimini başka bir kesimine karşı kin ve nefretle örgütleyip saldırtma politikasını boşa çıkardı. Antikapitalist Müslümanlar olmasaydı başbakanın din istismarı, camiye girdiler şöyle yaptılar böyle yaptılar yaklaşımı toplumda biraz karşılık bulabilirdi. Antikapitalist Müslümanların Gezi de olması, kandil simiti dağıtmaları, namaz kılmaları, Müslüman kimlikleriyle direnişin içinde yer almaları başbakanın provakasyonlarını boşa çıkardı. İzlemeye ve temaslarımızı daha da arttırmayı amaçlıyoruz.

Metin Lokumcu – Çayan Birben

EK : Metin Lokumcu ve Çayan Birben’i de analım. Onlarla ilgili neler söylemek istersiniz?

AT : Birisi çok genç bir kardeşimiz, diğeri emekli bir öğretmenimiz. İkisi de AKP rejiminin kurbanları oldular. Halen katilleri yargılanmıyor. Halen adalet arayışımız sürüyor. Katilleri ortada yok. Hatta Metin Lokumcu’ya sahip çıkan Hopalı dostlar yargılanmaya devam ediyor. Onlar AKP rejiminin antidemokratik yaklaşımının simgeleri haline geldiler. Özellikle Metin Lokumcu’nun şahsında başka bir hayat özleminin de ifadesi oldular. AKP rejimine karşı ilk ciddi direnişin de Gezi’den 2 yıl önce 31 Mayıs’ta Hopa’da başladığını da kaydetmekte fayda var. Gezi direnişini önceleyen sosyalistlerin yıllardır kesintisiz mücadelesinin ürünü olduğunu ve önemli katkısı olduğunu görmek lazım. 31 Mayıs 2010’da ortaya çıkan o direnişin Metin Lokumcu’nun da önemli bir katkısı olduğunu söylemek gerekiyor.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/75653/direnis-bitmedi.html

http://onedio.com/haber/-direnis-bitmedi-haber-son-dakika-flas-haber-en-son-haber-secim-anketi-yerel-secimler-aday-adaylari-muhalifgazete-com-149259